20 Eylül 2013 Cuma

Tadından obez edebilecek bir yazar : Alper Canıgüz




1969´da İstanbul´da doğdum. Çocukluğum Acıbadem´in çeşitli mahallelerinde, uydurduğum hikayeleri arkadaşlarıma anlatarak geçti. Kalan zamanlarımda da mahalle savaşlarına katılıyordum. Zannediyorum yalancı ve kötü huylu oluşum bundan ileri gelmektedir. 1980´de Dârüşşafaka´ya girdim. Orada, fazla konuşmak zayıf biri olduğunuzu düşündürebileceğinden hikayelerimi anlatmayı bırakıp yazmaya başladım. Bir ara Franz Kafka isimli şahsiyetin benim kadar iyi uydurabildiğini fark edip küçük bir hayal kırıklığı yaşadım. Ama çabuk toparlandım. Ne de olsa ben daha gençtim ve o ölmüştü. Boğaziçi Üniversitesi´ndeki Psikoloji eğitimim bana Japon bıldırcınlarından pek de akıllı sayılamayacağımızı öğretti. Otuz yaşına geldiğimde, başladığım bir romanı nasıl olduysa bitirebildim: "Tatlı Rüyalar, psiko-absürd romantik komedi. " Bugünlerde 11 aylık kızım Ada´yla birlikte yeni romanım üzerinde çalışıyoruz. Jules Verne, Michel Zevaco, Dostoyevski, Calvino, Nabokov ve Fowles hayatımın farklı dönemlerinde beni etkilemiş, büyük uydurukçulardır.


Alper Canıgüz'ü ilk yaz sonu Cansu'nun otele öğle ziyaretlerine geldiğinde "Oğullar ve Rencide Ruhlar" kitabını okurken nasıl güldüğünü anlatmasıyla fark ettim. Sonraki karamaşada alıp okuyamadığım kitaplara Hasanın izne gelip kitapları getirmesiyle nihayet başladım. İlk okuduğum Alper Canıgüz kitabı "Oğullar ve Rencide Ruhlar". İstanbul'a dönüş yolunda başladığım kitabı o gün neredeyse sonuna geldiğimi fark ettiğimde elimden bırakabildim. Hem okumak isteyip hemde bitmesini istemediğim o güzel kitaplardan biri.

İlk Alper Kamu kitabını anlatmak yerine onun ağzından yazılmış arka kapak metnini sizle paylaşıp ikinci kitap "Cehennem Çiçeği"nden bahsedeceğim.

“Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.
Ben Alper Kamu, birkaç ay önce beş yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışarıdaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum.Hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. Zarardan kâr. Uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. Bütün rasyonel dayanaklanyla. Hiçbir işe yaramamıştı maalesef. İlla ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minibüsü kapıya geldiğinde küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için. Kepazelik. İnsanı kendinden utandırıyorlardı.”



Oğullar ve Rencide Ruhları okuduktan sonra Cehennem Çiçeğini okumak için daha fazla zaman kaybetmeyin derim. Kitap hakkında çok fazla yazmak istemiyorum çünkü kitabın her satırıyla ilk siz karşılaşmalısınız. Bu da ikinci kitaptan güzel bir parça ;


“Devinimin olduğu yerde ışık, ışığın olduğu yerde kaçınılmaz biçimde gölge vardır. Hayat ışıkla mümkünse de, hayatın anlamı gölgelerde saklı durur. Zamanın ölü doğmuş çocuklarını görürsünüz karaltıların içinde. Sözcükler, suskunluklar, şarkılar, ağıtlar, yeminler, ihanetler, kahkahalar, gözyaşları, sevinçler, hayal kırıklıkları ve yüzler… En çok da yüzler. Neden söz ettiğimi biliyorsunuz. Bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikayeler biter. Birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç bütün çocuklar büyür.
   Gölgesini kaybeden insan, gölgenin kendisine dönüşür.”



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...