29 Eylül 2013 Pazar

izmir solmuş gibi

ve yine yeniden İzmir. Bu sefer İzmir'e girişim biraz daha hüzün doluydu. Otogara ilk girdiğimizde İZmir'e ilk geldiğim gün aklıma geldi.Beni otogardan almıştı sevgili olduğumuz ilk zamanlardı ve kalbim patlayacak gibi atıyordu.Üstünden 7 yıl geçti.
Sanki bu seferde kapıyı o açacak gibi bekledim son dakikaya kadar. Hep bir yerlerden o çıkacak gelecek gibi geliyor. Annem bile Hasan olmadan bir başka biraz eksik buralar diyor.
İzmir'e geldiğimde neyse ki bir mektubum vardı. Elazığ'dan pazartesi postaladığı mektup dün anca İzmir'e gelebilmiş. İçinde yazanların çoğunu konuşmuş olsak bile el yazısını görmenin bu kadar iyi geleceğini tahmin edemezdim. Gün saydığım defterime bir çentik daha atıp kalan 129 günün geçmesini bekleyeceğim.

24 Eylül 2013 Salı

Sonbahar bizi terk etti

Havanın bir anda kışa dönmesiyle birlikte grip de oldum neyse ki. İlaçlar burun damlaları derken bugün biraz daha iyi olsam da öksürüğüm sağ olsun ağzımdan organlarım fırlayacakmışcasına şiddetini sürdürüyor.

Bununla beraber güzel şeylerde oluyor. Hayatımda ilk kez mektup alacağım için çok heyecanlıyım. Muhtemelen şuan yollarda olabileceğini düşündüğüm asker mektubumla İzmir de buluşacağız. Apartmana girer girmez ilk posta kutusuna bakacağım heyecanla. Düzenli telefonla konuşsak da mektubun ayrı bir güzelliği olduğuna inanıyorum.

Geçenlerde Dino onu İstanbul'a getirdiğimden beri ilk kez kucağıma geldi. Okuyunca e ne var bunda gibi gelse de Dino duygularını belli etmeyen bir kedi. Kucağı geldiği nadir anlar vardır ve bu kucağına geldiği insana bayram havası verir.
Sadece sabaha karşı gün ağırmadan gelip her yerini sevdirir. Gün içindeyse nadir sevdirir. Genelde bizim yanımıza gelmez biz onun yanına gideriz. Öyle de evlere şenlik bir karakter.
Geçen gün kucağıma geldiğinde neredeyse sevinçten çığlıklar atacaktım. O şokla beraber hiç kıpırdamadan o anın tadını çıkardım. Sanırım hayatım boyunca Dino yla ilgili unutamayacağım bir anım daha oldu.

Grip sayesinde kat kat giyinip sıcacık yatakta bol bol film izliyorum.

Ara mevsimlerin bizi terk ettiği bu günlerde grip olmamanız dileğiyle.

20 Eylül 2013 Cuma

Tadından obez edebilecek bir yazar : Alper Canıgüz




1969´da İstanbul´da doğdum. Çocukluğum Acıbadem´in çeşitli mahallelerinde, uydurduğum hikayeleri arkadaşlarıma anlatarak geçti. Kalan zamanlarımda da mahalle savaşlarına katılıyordum. Zannediyorum yalancı ve kötü huylu oluşum bundan ileri gelmektedir. 1980´de Dârüşşafaka´ya girdim. Orada, fazla konuşmak zayıf biri olduğunuzu düşündürebileceğinden hikayelerimi anlatmayı bırakıp yazmaya başladım. Bir ara Franz Kafka isimli şahsiyetin benim kadar iyi uydurabildiğini fark edip küçük bir hayal kırıklığı yaşadım. Ama çabuk toparlandım. Ne de olsa ben daha gençtim ve o ölmüştü. Boğaziçi Üniversitesi´ndeki Psikoloji eğitimim bana Japon bıldırcınlarından pek de akıllı sayılamayacağımızı öğretti. Otuz yaşına geldiğimde, başladığım bir romanı nasıl olduysa bitirebildim: "Tatlı Rüyalar, psiko-absürd romantik komedi. " Bugünlerde 11 aylık kızım Ada´yla birlikte yeni romanım üzerinde çalışıyoruz. Jules Verne, Michel Zevaco, Dostoyevski, Calvino, Nabokov ve Fowles hayatımın farklı dönemlerinde beni etkilemiş, büyük uydurukçulardır.


Alper Canıgüz'ü ilk yaz sonu Cansu'nun otele öğle ziyaretlerine geldiğinde "Oğullar ve Rencide Ruhlar" kitabını okurken nasıl güldüğünü anlatmasıyla fark ettim. Sonraki karamaşada alıp okuyamadığım kitaplara Hasanın izne gelip kitapları getirmesiyle nihayet başladım. İlk okuduğum Alper Canıgüz kitabı "Oğullar ve Rencide Ruhlar". İstanbul'a dönüş yolunda başladığım kitabı o gün neredeyse sonuna geldiğimi fark ettiğimde elimden bırakabildim. Hem okumak isteyip hemde bitmesini istemediğim o güzel kitaplardan biri.

İlk Alper Kamu kitabını anlatmak yerine onun ağzından yazılmış arka kapak metnini sizle paylaşıp ikinci kitap "Cehennem Çiçeği"nden bahsedeceğim.

“Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.
Ben Alper Kamu, birkaç ay önce beş yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışarıdaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum.Hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. Zarardan kâr. Uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. Bütün rasyonel dayanaklanyla. Hiçbir işe yaramamıştı maalesef. İlla ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minibüsü kapıya geldiğinde küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için. Kepazelik. İnsanı kendinden utandırıyorlardı.”



Oğullar ve Rencide Ruhları okuduktan sonra Cehennem Çiçeğini okumak için daha fazla zaman kaybetmeyin derim. Kitap hakkında çok fazla yazmak istemiyorum çünkü kitabın her satırıyla ilk siz karşılaşmalısınız. Bu da ikinci kitaptan güzel bir parça ;


“Devinimin olduğu yerde ışık, ışığın olduğu yerde kaçınılmaz biçimde gölge vardır. Hayat ışıkla mümkünse de, hayatın anlamı gölgelerde saklı durur. Zamanın ölü doğmuş çocuklarını görürsünüz karaltıların içinde. Sözcükler, suskunluklar, şarkılar, ağıtlar, yeminler, ihanetler, kahkahalar, gözyaşları, sevinçler, hayal kırıklıkları ve yüzler… En çok da yüzler. Neden söz ettiğimi biliyorsunuz. Bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikayeler biter. Birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç bütün çocuklar büyür.
   Gölgesini kaybeden insan, gölgenin kendisine dönüşür.”



17 Eylül 2013 Salı

seni düşünmek ümitli şey






Bu aralar kendimi düşünemeyecek kadar onu düşünmekle meşgulüm. İnsan kendisini daha az düşününce daha az hasta edici geçiyor günler. Belki şuan onu bu kadar düşünmüyor olsaydım stres yüzünden mide bulantılarım olacaktı. Onu düşünmekle bu kadar meşgul olmam aslında benim için çok daha iyi. Onun durumuna endişelenmekten saçma sapan şeylere endişelenmiyorum mesela.
Afallamış bir halde ruh gibi geziniyorum. Elime yapışan telefonum umarım bana ciddi boyutlarda radyasyon vermiyordur.
Yapmam gereken onca şeye rağmen üstümde fazlasıyla bir rahatlık var. Sanırım önceliklerim değişti.
Gideni de arkada kalanı da yıpratan bu saçma vatani görev zorunluluğu beni günden güne eriterek iki boyuta düşürmeye kararlı. Uzun zaman sonra görüştüğüm insanlar bana asker yolu beklemek nasıl, sen nasılsın dediğinde kısa ve öz eriyorum diye cevap verip konuyu kestirip atıyorum.
Okulun başlamasını hiç bu kadar fazla istememiştim. Kendime meşgale lazım. Beni iyi hissettirmek için çaba gösteren o özel insanlarla bir aradayken her şey daha kolay olacak. Bu kış kolay geçecek.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...